Anneanne -torun daldılar içine. Gelsene diye seslenip duruyorlar. Sonunda oturdum ben de masanın başına. Bizim kız Barbie'me tabak, kendime kolye diye bakıyor, ben orada annemi döpiyesini giymiş meclise toplantıya giderken görüyorum. Babamın üniformasının , benim çocukluk sabahlığımın, anneannemin yeşil mantosunun, Büklüm sokaktaki evimizin pembe kadife koltuklarının düğmeleri... Neler çıktı neler, bir görseniz.
Bizim memlekette ortalama her evde vardır. Genelde eski teneke bir bisküvi kutusunda durur, bir çikolata kutusunda, bir kumaş kesenin içinde...
Bizimkiler etamin bir heybeden çıktı. Hem de ne biliyor musunuz, ortaokuldayken anneannemin bana işlemeyi öğrettiği yazın anısı bir heybe.
Öyle de komik ki, nefis bir çam ağacı işlemişim, altında çimler filan; etrafı yemyeşil bahar, ve fakat kayak yapan bir adam var! Daha o siyah etamini görür görmez bindim zaman makinasına. Sanki anneannemlerin Mithatpaşa’daki evin penceresinin önündeki iki koltuğa kurulmuşuz, o da bana tatlı tatlı gösteriyor. Sehpanın üstü rengarenk ipliklerle dolu. Bir kenarda yarısı içilmiş tavşan kanı çaylar, fonda radyoda çalan Zeki Müren...
Bizim kız merak saldı bu yaz tatili. Bebeklerine kıyafetler tasarlıyor, mobilyalar yapıyor , ha bire de bana düğme soruyor. Ne zamandır aklımdaydı anlayacağınız. Pazar günü daha güzel program mı olur dedim, üç kuşak daldık içine...
Her düğme bir giysiyi anlatıyor, her giysi bir insanı... Hatta bazen birkaç insanı. Anneannem bir giysiyi, kumaşı paralanıp epriyene dek evirir çevirir, en güzel şekilde hepimize uygun dikerdi. Artık zavallı kumaş yorgun düşüp de “Bırak beni gideyim” dediği zaman da, önce düğmelerini söker, öyle elden çıkartırdı hepsini. O yüzden en güzelleri takım halinde. Onları bir ipe dizip ucunu düğümledik diğerleriyle karışmasın diye.
Sadece düğme de değil, çeşitli sürprizler çıktı karşımıza. Dedemin ne zamandır aradığımız kehribar tespihi mesela. Kemer tokaları, küpe klipsleri ve hatta perde halkaları...
En çok babamın apoletleri kaldırdı içimizi. Her terfide eskileri çıkartıp pırıl pırıl yeni yıldızlar takarlarmış annemle ikisi birlikte. Bir tane de altın sarısı düğmesi duruyordu, ay yıldızlı. Burnumun direği sızladı resmen. Sekiz sene oldu kendisi o sessiz gemiye binip gideli, ama hala o yıldızları parlıyor.
Sonra gömlek düğmelerine uzandı elim. Düz beyaz olanlara... Meslek hayatımda da az uğraşmadım düğmelerle ben. Yıllarca gömlek departmanında çalıştım. Ne önemlidir o düğme siparişleri bir bilseniz. İki delikli mi, dört delikli mi, 14, 16, 18’lik diye uzar gider. 30.000 adetlik gömlek siparişine gömlek başı 14-15 tane ısmarlasanız yüzbinlerce düğme yapar. Ya zamanında gelmezse, ya yükleme gecikirse... Az dert etmedim ben bunları. Elimde evirdim çevirdim, taa o yıllara gittim. Düğme yetişmezse ne yaparım diye duvarlara tırmanan kendi genç halimi düşünüp güldüm. Peeeh dedim, dert ettiğin şeye bak be kızım...
Bir dönemin kadife koltukları vardı hatırlarsınız... Hani o korkunç pano perdelerle kullanıldığı zamanlar. Biz annem, babam, ben üçümüz birlikte seçtiydik o takımı. Gül kurusu pembe. Kenarlarında püskülleri olan. İşte onun düğmeleri. Üniversite hayatım, sabahlara kadar ders çalışmalarım, can kardeşlerimle üstünde bol kahkahalı, bol kahveli bitmez bilmez sohbetlerim... Tekli koltuğunun birinin bir düğmesi ha bire atardı kendini. Dikerdik, bir daha kopardı. Sonunda pes edip atmışız bu heybeye. Baksanıza koltuk tarih oldu, o asi düğme hala karşımızda. Diren düğme, diren. İyi ki direnmişsin.
Çocukluk sabahlığım sonra. Hani uçuk turkuaz olan. O ayaz Ankara sabahlarında bir giyersin üstüne güm diye; var ya... içine işleyen soğuk filan vız gelir. Hepimizin birer sabahlığı vardı o yıllarda. Benimkileri annem dikerdi. Bu eskiyince çok zor vedalaşmıştım kendisiyle, annem de beni teselli etmek için kanarya sarısı kapitone bir sabahlık diktiydi, bebe yakalı. Sahi, niye saklamadım ki onu ben. Şimdi benim kız giyerdi belki...
Anneannemin mantoları, annemin döpiyes ceketlerinin düğmeleri... Sanki hepsi birer parça mücevher gibi, nasıl güzeller anlatamam sizeİki zarif kadını...Saçlar mizanpleli, ince çoraplar, topuklu rugan pabuçlar, annemin saçları hep topuz, kulaklarında inci küpeler...
Bir düğmenin önümde bu kadar çok pencere açacağı aklıma gelmezdi. Ah dedim, bunlar bile o yılların yaşam biçiminin simgesi aslında.
Bugün bir düğme kutusu doldurabilir mi giydiklerimiz?
Bir kere çoğu “düğmesiz” zaten. Gömlek dışında, o eski güzelim ceketler, mantolar, paltolar kalmadı ki... Kaban diye kabarık koca montları geçirip üstümüze, atıyoruz kendimizi dışarı. Anneanneciğim o pofuduk montları görse dehşete kapılırdı eminim. Her şey pratik mi pratik. Ne astarını dert ediyoruz, ne ütüsünü. Konu giysi ise minimum emek gerektiren şeyler seçer olduk. Başka birilerinin rengine, modeline, aksesuarına karar verdiği şeyleri gidip alıyoruz . Terzilik; renkleri gittikçe flulaşan bir tabloya döndü. Oysa adım adım özenle seçilirdi her giyeceğimiz şeyin kumaşı, şekli, şemali...
Ve bir kıyafete bir düğme seçmek bile önemli bir karardı eski günlerde.
Gülmeyin hiç...
Baksanıza, bugün o düğmeler bizim zaman makinamız oldu.
Bige Güven Kızılay
14.07.2019










