Bize örnek gösterilen “Japon modernleşmesi” hakkında anlatılan öykü, genel hatlarıyla, şöyledir;
“Japonlar yalnızca buhar, petrol ve elektrikle yetinmemişler, bütün yasaları, yönetim ve kurumları yenilemişlerdi. Japon örneğinin temel ilkesi, Batılılaşma değil yenileşme, başka bir değişle ‘çağdaşlaşmaydı. Japonya çağdaşlaşmış -yani tarımsal üretimden endüstriyel üretime geçmiş- ama Batılılaşmamıştı. Japonya değişmiş ama kimliğini korumayı bilmişti. Tarihi sorun, Japonya’nın değişip değişmediği değil, bu işi nasıl yaptığı, hangi alan ve boyutlarda ne kadar değiştiğiydi? Sorunun bilimsel yanıtı, kısaca, ‘Japonya Batı’ya benzemeye çalışmadan çağdaşlaştı’ yolunda veriliyor. Japonya Batı’ya benzemiyor kuşkusuz ama eski, özgün kimliğine de benzemiyor, artık. Eloğlu Japon, Japon gibi yaşıyor ama yüzyıl önceki Japon gibi değil. Çağdaşlaşmış.
......
Aslında Japonya iki-buçuk yüzyıllık Tokugawa dönemi(1600-1850) boyunca, Batı’ya değil, Hıristiyanlaşma yoluyla Batılılaşmaya kapalı tutmuştu kapılarını. Oysa, Batı’nın bilim, sanat ve teknolojisindeki her türlü gelişmeleri yakından izlemeye çalışmış, bu seçici çabasında başarılı da olmuştur. Öyle ki, 1850 yıllarına geldiğinde Japonya endüstrileşen -yani makineleşen, fabrika bacaları tüten- bir ülke değildi ama bilimde, sanatta ve tarımda çağdaş bir ülkeydi. Nedense buhar makinesiyle zamanında ilgilenmemiş ve kara dumanlı gemiyi kaçırmıştı. Şimdi kara gemiler silahlanıp gelmiş, Japonya’yı açılmaya, alışverişe zorluyordu. Direnmede yarar yoktu. Tek umut Batı’ya yetişmedeydi. Meici Yenileşmesiyle, İmparatorun yönettiği eşi bulunmaz devrimle Japonya, Britanya adalarına göre yaklaşık yüzyıllık teknoloji açığını kapatma denemesine girişti ve hedefine ulaştı yüzyıl içinde.” (Bozkurt Güvenç, “Japon Kültürü”, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1. Baskı 1980, İstanbul, s.s.343-344).
Örneğin, VOA’nın Türkiye Şubesi Direktörü(!) Prof. Dr. Ayşe Selçuk Esenbel, yukarıdaki yargıyı doğrulayan ama kanıt gösterme zorunluluğu hissetmeksizin, T.C. Smith’in “The Agrarian Origins of Modern Japan” başlıklı eserinden alıntılayarak, şu yargıyı paylaşır;
“...Meiji yönetiminin bilinçli bir modernizasyon politikası benimsemesiyle birlikte, Tokugawa şehirlerinin zenginliği, pirinç vergisinin yanı sıra artık kasaba ve kentlerde mal üreten köylü üretiminin artık değeri ve varlıklı halk seçkinlerinin girişimci ruhu, 19. yüzyıl modern Japon kapitalizminin temellerini attı”. ( Selçuk Esenbel, “Japon Modernleşmesi ve Osmanlı”, İletişim Yayınları,1.Baskı 2012, İstanbul, s.s.236)*
Böylece S. Esenbel’den Japon modernleşmesinin bütünüyle iç dinamikler sonucu olduğunu(!) öğrenmiş oluruz! Bu yargı bütünüyle yanlıştır! ”Japon modernleşmesi”, USA-UK(BATI) dünya egemenlik siyasetinin sonucu, tamamen dışsal bir olgu olarak, değerlendirilmelidir. O zaman akla şu soru gelebilir; Osmanlı daha önce Batılılaşma sürecine başlamasına karşın(1838 Balta Limanı Ticaret anlaşması), neden Japon’lar gibi başarılı olamamıştır? Aslında başlangıçta Japonlar da Osmanlıların imzaladığı Balta Limanı Anlaşması gibi, sömürgelere layık bir ticaret antlaşmasını 1858 yılında imzalamıştır( Kanagava Antlaşması). Bu anlaşmanın benzerleri hemen diğer emperyalist Batılı ülkelerle de imzalanmıştır, tıpkı Osmanlı’da olduğu gibi(Açık Kapı Antlaşmaları). Ancak izledikleri rota ve vardıkları limanlar birbirinden çok farklı olmuştur.
Japonya’daki Batılılaşma neredeyse Osmanlı’daki süreçle eşzamanlı olarak, hatta Osmanlı’da 30 yıl kadar önce başlamıştı. Buna karşın, her iki ülkenin Batı ile teması sırasında varolan ortamın (çıkar, düşmanlık, nefret duyguları) ve jeopolitik konumunun farklılığı ve ek olarak din faktörü Batı ile eklemlenme biçimlerini farklılaştırmıştır. Batı Japonya’yı Uzak-Doğu’ya, Rusya ama özellikle Çin’e sıçrama ya da kontrol etme üssü olarak değerlendirip onu desteklerken, Osmanlı’yı diz çöktürülmesi, zengin kaynaklarına el konulması, topraklarının paylaşılması, yok edilmesi gereken bir düşman olarak görmüştür. Bu farklılık noktaları dikkate alındığında Osmanlı Batılılaşması sömürgeleşme rotasında ilerlemiş; tarihsel bir uzlaşı ile, Batı’nın “koçbaşı” rolüne soyunan ve bunu Meiji Restorasyonu ile devlet politikası haline getiren Japonya ( 19. yüzyılın sonu ve 20.yüzyılın başında yapılan Çin ve Rus Savaşları bu kabulün sonucudur), Batının stratejik “küçük ortağı” olarak siyasi, askeri ve ekonomik gelişmesi bakımından desteklenmiştir.
“Meiji iktidarı döneminde(1868-1912) Japonya moderniteyi bir devlet politikası olarak benimsemiş ve uygulamaya koymuştur. Bugünkü Japon başarısı bu süreçte temel niteliğini kazanmıştır...Japonya’nın modernleşmeye veya Batılılaşmaya geçişi siyasi bir kararın sonucu olup toplum içi gelişme, çekişme ve çatışmanın bir ürünü değildir. Japon modernleşmesi Batı dünya egemenlik ilişkilerinin bir sonucudur. Japonya Batı dünya egemenlik ilişkilerine eklemlenmesi sürecinde modernleşmiştir. 19. yüzyılda Batı dayatmalarına karşı kendi çözümünü ürettiği ve bunun üzerine kazandığı zafer nedeni ile modernleşmiş değildir. Tam tersine, söz konusu ilişkilere direnemediği, tabi olduğu ve Batı dünya egemenlik ilişkilerine sosyalleştirilerek eklemlendiği için modernleşmiştir. Japonya kendi modernleşmesine götüren ilişkilerin başlatıcısı değil, bir katılımcısıdır ve Batı egemenlik ilişkilerine uyum sağlama zorunluluğu sonucu modernleşme sürecine girmiştir.”( Hakkı Büyükbaş, “Japon Modernleşmesinin Uluslararası İlişkiler Boyutu”, Kemal Tahir’in 30. Ölüm Yıldönümü Anısına. Sosyoloji Yıllığı-Kitap 10”, Kızılelma Yayıncılık, İstanbul, Eylül 2003, s.s.379-380)
Evet, Japonya, ”Japonya’ya rağmen” Batı tarafından “modernleştirilmiştir”. Japonya, Pasifik’te Uzakdoğu’nun sırtına saplanmış Batının hançeridir; tıpkı Ortadoğu’da İsrail’in, Doğu Akdeniz’de Güney Kıbrıs’ın olduğu ve Kürdistan projesi (BOP) ile de Ortadoğu ve Avrasya’da yapılmak istendiği gibi. Japonya sanayileşmesini temel olarak 2. Dünya Savaşı sonrası USA yardımıyla( neredeyse bizzat inşa etmiştir) gerçekleştirmiştir. Ancak, bu olay toplumsal gelişmenin dışında olduğu için kültürel gelişme aynı hızda gerçekleşememiş ve feodal değerler, kimi feodal kurumlar gibi, bugüne kadar varlığını sürdürme şansı elde etmiştir.
“...Japonya’nın halen geleneksel toplum yapısının izlerini güçlü bir şekilde kent yaşantısına yansıttığı da gözden kaçırılmamalıdır.En basit örnekle, mahalle içerisindeki sosyal örgütlerin ya da kentte düzenlenen geleneksel festivallerdeki (Matsuri) organizasyonların yapısı, organizasyonlar içindeki bireylerin sorumluluk ve yetki yapıları incelendiğinde, geleneksel köy toplumunun kentteki izdüşümü çok net şekilde görülebilmektedir”. (Tolga Özşen, “Japon Modernleşmesine Kırsaldan Bakış”, Nobel Bilimsel Eserler No:15, 1. Basım 2016,İstanbul, s.s.XV.)
Yüceltilen Samuray kültürü, Geyşalık, en son RTE sayesinde farkına vardığımız kadın üniversiteleri, v.d., hep bu Ortaçağ kültürünün günümüzdeki yansımalarıdır. Öyle ki, önceki paylaşımımda da altını çizdiğim gibi, kadın Japon toplumunda, resmî olarak da, ikinci sınıf vatandaş konumundadır(günümüzde bu yapı değiştirilmeye çalışılıyor). Bu durum, Ortaçağ kültürünün önemli ölçüde Japon toplumunda halen egemen olduğunun en somut kanıtıdır. Bu bağlamda, kadının statüsü çağdaş toplumların uygarlık ölçüsü, turnusol kağıdıdır!
Japonya sanayileş(tiril)miş olmasına rağmen bağımsız bir ulus-devlet olamamıştır. Zira politik yaşamında tecelli eden ulusal irade değil Batının iradesidir, Batının çıkarlarının, istemlerinin önceliğidir. Aslında, 1. Dünya Savaşı sonrasında 2. Dünya Savaşı sonuna kadar, Japonya kendi çıkarları doğrultusunda, tarihsel uzlaşmaya aykırı, revizyonist bir siyaset izlemiştir. Batı, kendisine yapılan bu ihaneti hiç affetmemiş ve atom bombasını, hem de iki kez, savaş fiilen bitmiş olmasına rağmen Hiroşima ve Nagasaki’de denemiştir. Bu soykırım denemesi aslında, Japonya’nın tarihsel uzlaşmaya ihanetinin bedeli olarak yapılmıştır. 2. Dünya Savaşından sonra, Japonya bir daha kendine gelememiş ve Batı’nın “MANKURT DEVLETİ” olarak dünya siyasetinde varlığını sürdürmektedir.
******
* Hangi artık değer? Japonya hem yeraltı hem de yerüstü zenginlikleri bakımından çok fakir bir ülkedir: Sahil alanlarında (%16), son derece kısıtlı kıyı şeridinde yetiştirilen pirinç, ada ülkesi olması nedeniyle balıkçılık ve biraz bakır, çinko, kurşun, orta düzeyde de kömür rezervi. Japonya, o tarihlerde sanayisi de olmadığına göre, bünyesel olarak “artık değer”, yani “sermaye” üretmesi mümkün olmayan yoksul bir Ortaçağ ülkesidir.
“Sermayenin oluşması için sadece ülke içi koşulların hazırlanması yeterli değildir. Dış çevre koşularının da oluşturulması gerekmektedir. Japon başarısını açıklamak için sermaye birikiminin ülke içinde o güne kadar ulaştığı düzeye işaret edilmektedir. Kanımızca Japon başarısını ülkenin o güne kadar ulaştığı sermaye birikim düzeyi ile açıklamak yine yetersizdir. Aşağıdaki verilerde de görüleceği gibi, Japonya’da sermaye birikiminden daha çok ekonominin siyasi kararla dışa açılması ile kapitalizm anlamında sermaye birikimi sürecinin başladığını söylemek daha uygun gözükmektedir (Smith). Bir başka ifade ile Japonya’da, biriken sermayenin ulaştığı düzey sonucu dışa açılmış ve Batı Avrupa örneğine benzer bir sermaye birikiminden söz etmek mümkün değildir.” (Hakkı Büyükbaş, “Japon Modernleşmesi Üzerine (1868-1912), bilimname III, 2003/3, 65-86, s.s. 84)
Yazar demektedir ki, halk ağzı ile, sermaye dışardan Japonya’ya pompalanmıştır.










