MUSEVİLİK VE HRİSTİYANLIKTA DİRİLİŞ
İnsanoğlu kendisinin ve hem fiziksel ve de ruhi yaşamının sonlanacağı düşüncesini hiç sevmemiştir. Benliğinin bu dünyada geçici olabilme düşüncesi, algılanabilmiş olsa da, farklı farklı hayallerde, bundan nasıl kaçınabileceğinin yolunu aramış. Ölüm sonrasının dini, tarihi ve diğer boyutlarına göz atıp, bir değerlendirmeye gitmektedir bu yazımız.
İbrahimi dinlerden önce de, doğa ve pagan dinlerine mensup insanlar, yaşamlarının sonlu olduğunun farkına varıp, kendilerini ama insan yapan farklılıklarından dolayı, salt fiziksel varlıktan öte bir öz benlik diyeceğim bir varoluşlarının daha olduklarının farkına varmışlar. Pagan kültürlerde, ölüm sonrası, bu öz varlığın veya ruhun, bazen bedenen ve bazen sadece ruhen, tanrıların yanına gidip orada yaşamaya devam etmek şeklinde bir anlayışları hakimdi. Doğa dinlerinde ise daha çok, yine bir ruha sahip olunup, bunun fiziksel ölüm sonrasında, başka bir nesne veya hayvanda yaşamaya devam edeceği şeklinde inanışlar hakimdir.
ilk ibrahimi din olan Musevilikte, yeniden doğuşa inanmışlardır müminler, zira 'musevi incili' Tanah'a göre bir ölüm sonrası yaşam varmış. Hristiyanlara nazaran bunun dini kaynakları çok daha kıt ve zayıf olsa da, en önemli duaları olan Şmone Esre'ye göre, günde üç kez bu duayı eden, tekrar doğacaktır : 'daim olan, ölüleri dirilten, sana şükranlar olsun' . Ayrıca Tora-eski ahit'te Hosea 13 :14'e göre, 'onları mezarlarından çıkararacak, ölümlerden uzak tutacağım' der, tanrılarının ağzından. Ancak yahudilik sadece Tora ve Tanah'tan ibaret olmayıp, bu dinin esaslarından biri de yorum geleneğidir, ister sözlü ister yazılı. Yorumların yazılı kısmı Talmud'da yer alır. Ancak musevilik doğduğundan beri var olan bir inanış olmadı yeniden diriliş. İsa'nın etkin olduğu dönemde, ki o da bir musevi idi, iki ana din ekolü ve görüş mevcuttu. Birisi İsa etrafındaki Farisi'lerdi ve yeniden diriliş bunların dini hareketleri ile ilk ortaya çıktı ve kabul edilir bir öğreti haline geldi. Geldi diyorum çünkü temelde bu anlayış hakim değildi. Karşı ve muhalif grup olan Sadduzi'ler ise, bilindiği kadarıyla yeniden dirilişe inanmamaktalardı. Ancak Sadduzi'ler tarihten erken silindiklerinden, geriye sadece İsa etrafından gelişen Farisi görüşü yahudi hahamlık öğretisine damgasını vurabildi. Her iki ekol arasında, mümin yahudilere yeniden dirilişin mümkün olduğu Farisi geleneği daha cazip gelip, daha geniş kitlelere yayılmış olması muhtemeldir. Dirilmeye esas olan inanışa göre, Mesih'in gelip de Kudüs'teki -Roma'lılar tarafından harap edilen- din merkezi sinagoğu yeniden inşa ettiğinde ve de işgalci Roma'lıları kovduğunda, ölüler ile mahkeme tutulup, iyiler diriltilecektir. Bu inanışdandır ki, mümin museviler bu sinagoğun bulunduğu kutsal kentte defnedimeyi arzulamışlardır, daha çok da pragmatik bir inanışla: Mesih Kudüse gelecekse, naaşımız da ona yakın olsun . Ancak bu inanışın , toplu dirilişin dışında, 'münferit' bir mahkeme ve dirilme inanışı da vardır. Dirilme inanışı,kesin çizgiler ve kurallar çerçevesinde belirlenmiş değildir. Musevilikte başka bir diriliş inancı ise temelde Zerdüştlük'teki diriliş inanışına benzer. Buna göre günahkarlar, günahları giderilene dek cehennemde kalıp, arındıkları takdirde cennete gideceklerdir. Geleneksel musevilikte ayrıca, insanın her gün yeniden doğup ve öldüğü inancı vardır.Uykuya yatan 'küçük ölüm' yaşar ve sonra dirilir, bu böyle devam eder. Burada insanın aklına Gılgamış'ın gelmemesi mümkün mü? Ölümsüzlüğü ararken, onun 'küçük kardeşi' olan uykuya bile yenik düşen Gılgamış, böylece 'büyük kardeşe', yani bizzat ölüme karşı koyamayacağını anlar. Günümüz dindar yahudilerin sabah uyanınca, tekrar yaşama geri döndükleri için tanrıya şükredip dua etmelerinin temelinde bu yatar.
Peygamberlerinden Danyel, dinsiz olanların da tekrar dirileceğini ifade eder, ancak bunu söylerken sadece İsrail halkının buna nail olacağını ifade etmektedir. Yeniden dirilişi, sadece Musevi halkına uygun görür, ister dindar ister inançsız olsun.
Hristiyanlıkta ise, diriliş bizzat İsa'nın öldürüldükten sonra tanrı tarafından yeniden yaşama döndürülmesinin bir devamı ve isa'nın dirilmesine, dolayısıyla da onu dirilten tanrıya da inanmanın getirdiği bir devamlılıktır, inançlılar üzerine tesir edip onları da tekrar diriltecek olan.
Hristiyanlıkta, dirilmenin yeri çoğu kişi için cennet ve orada bulunan İsa eşliğinde olacağına inanılır, onunla beraber 'krallar' sıfatıyla cenneti yöneteceklerdir. İsa onları diriltecektir, ama 'mahkemelerini' tanrı önünde vereceklerdir. Ancak incilde bir ön-dirilmeden de bahseder. Bu dirilme, cennete giden dirilmeyi ifade eder. Dolayısıyla ikinci ve nihai bir dirilme de vardır ve bunun sonucunda, dünyevi yaşam devam edecektir. Cennet'te dirilenler, şeffaf ve bedensiz bir cisim olarak canlanacaklardır, ancak eski kimlikleri ve hafızaları korunmuş olacaklardır. Dünyada dirilenler ise, aynı eski görünümünde olacaklardır, ama tamamiyle genç, sağlıklı ve dinç olacaklardır, hayatların baharını tekrar yaşayacaklardır. Cennete gidecek olanlar, iman edenler olacaktır, ama zaman ve mekan faktörünün aleyhte işlemesi durumu düşünülerek, bu dinle tanışamamış olduklarından iman edememiş olanların da, cennetlik olma hakları saklı tutulur. Pozitif ayrımcılık gibi düşünebiliriz bunu.İncil, insanların dirildiği dokuz vakayı saymaktadır, görgü şahitleri nezninde.
Cennete gidemeyecek kadar kötü olanlar, tekrar canlanmayıp sürekli ölü kalacaklardır ve cehenneme gideceklerdir. Toparlamak adına: hem iyiler hem kötüler dirilecektir, ama malum, 'mahkeme' sonrası cennet ve cehenneme gidecekler olarak ayrılacaklardır ve cehenneme gidenler, akabinde sürekli ölü kalacaklardı.
Genel bir algı olan, ruhların ölü bedenlerle tekrar bütünleşeği fikri, hristiyanlıktaki yanlış algılardan biridir. Doğrusu, her ikisinin tekrar 'sıfırdan' yaratılacağı şeklidir. Yanlış algı dediğim 'birleşme', eski Mısır inancına hastır ve ölü ruh, bedenini arar ve bulduktan sonra, onunla birleşip,o kişi bu sayede tekrar doğar, eski yaşamına kavuşur.
Derleyen Asım Bilge Kapıcı