Atatürk, 1937 Kasım'ın da, meclis açılış konuşmasında, çiftçinin topraklandırılması konusunu yine anlatmıştı. Araya vefatı ve savaş girdi. 1945'te konu yine gündeme geldi. Bir nevi toprak reformu planlanıyordu. Bu iş toprak ağalarının işine gelmedi. 4'lü takrir meydana çıktı. Her biri birer toprak ağası olanlar, dp kurdu ve bakanlık ettiler... Millet, fakr-u zaruret içinde kalmaya devam etti... Ardından göç başladı. İnsanlar, büyükşehirlere yığıldı. Herkes gurbetçi oldu. Büyükşehirlerin çarkını döndürenler! , bu zalim dişlilerin arasına çaresiz atılan insanları öğütmeye başladılar. Kadınları öğüttüler... Erkekler öğütüldü. Çocuklar, zaten öğütülmüş doğdular. Gecekondular içinde, çarpık kentleşme içinde, artık bir "öteki" oldular. Büyükşehir yerlileri, daha dünkü aslını unutmuş, yeni gelenleri hor görür olmuştu... Gecekondunun bahçesinde, taşıma suyla, leğende yıkanan adam aslında ne kadar mutlu bir an yaşardı ! Ve onu görenler, o mutlu anı, nasıl hor görür ve aşağılardı... Büyükşehrin daha dünkü göçmeni, yeniler gelince, kentli oluvermişti ve de moderen... Hayat dergisi okurdu. Mini etek giyince, bir de apartman topuk, aya bile roketsiz çıkacak kadar kolaycacık, "batılı ve de uygar oluverirdi". 1950'lerde, bu hayat dergisi ile birlikte yeni türküler bile çıkmıştı. Zeytinyağlı yiyemem aman diye başlardı. Basma da fistan da giyilmezdi. Zeytinyağlı yiyen, basma giyen, aşağılık "köylü" olurdu... Sahne vita için hazırdı... Büyükşehrin eski göçmenlerine göre yeni göçmeni olanlar ise nüfusun birden yüklenmesi, işsiz insan sayısının artması ve düşen ücretlerle, eve ekmeği zor götürürdü... Ekmek varsa, köy salçası altına vita sürer ve moderenleşmeye uçar gibi yaklaşırdı ! Örfler, adetler birbirine karıştı. At izi, it izi oluverdi... Evveli zamanda, bir de düyunu umumiye vardı. Ondan önce de ayan-ı umumiye... Son asırlarda, bu ayan-ı umumiye işi, açık arttırmayla belirlenir olmuştu. Parayı veren düdüğü çalardı. İş bilenin, kılıç kuşananın lafı, taa devşirmelere dayanırdı... Parayı peşin bastıran, Osmanlı'nın ayan-ı umumu oluverirdi... İlin vergisini toplayan bu ayan umumu, toplanacak miktara da, kendi insafına göre karar verirdi... Devlet-i Aliye, bu işlere pek bulaşmazdı... Bu vergileri toplayanlar, zenginleşiverdi. Zaten Yavuz Sultan'dan beri, yanlış yorumlanan İslami hükümler nedeniyle gayri müslimler veya dönmeler, askere de gitmezlerdi. 2000 kuruş verip, bedelli yaparlardı... Artık birer toprak ağası olmuşlardı. Evin erkekleri cephede olunca, askerlik 10-12-15 yıl sürünce, evde kalan dulun, yetimin toprağını 3 kuruşa satın alabilmek çok kolay bir işti... Tefecilik, zaten en kolayıydı... Parası bollaşanın, ne tuhaf ki, aldığı oyda bol oluyordu... Mesele bunlar değil. Asıl mesele, kendini az biraz aydın gören kesimin, böbürlenmeyi nasıl bırakacağı, milleti küçük görmekten ve suçlamaktan ne zaman vazgeçeceği ve bu olanı biteni, daha da beter olacak olanları engellemek için, uygun bir lisan ve üslubu nasıl bulup anlatacağı...